Gel, bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saadet'e ve hayalen Ceziret-ül Arab'a gidiyoruz. Tâ ki, Resul-i Ekrem'i (aleyhissalâtü vesselâm) vazife başında ve ubudiyet içinde görüp, ziyaret ederiz.

Bak: O zât, nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür; onun gibi, ubudiyetiyle ve duasıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennet'in vesile-i icadıdır.

İşte bak: O zât, öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki, güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubudiyeti ise, ona ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubudiyetini tazammun eder. Hem o, salât-ı kübrayı öyle bir cemaat-ı uzmâda kılar, niyaz ediyor ki, güya benî Âdem’in Hazret-i Âdem'den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip, duasına “Âmin” derler.(HAŞİYE-1)

Bak: Hem öyle beka gibi bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hâl ile: "Oh, evet yâ Rabbena! Ver; duasını kabul et. Biz de istiyoruz" diyorlar. Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştakâne, öyle tazarrukârâne saadet-i bâkiye istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp, duasına iştirak ettiriyor.

Bak: Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip, dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i safilîn olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvî vazifeye, mektubat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.

Bak: Hem öyle yüksek bir fizar-ı istimdadkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavata, Arşa işittirip, vecde getirip duasına, "Âmin, Allahümme âmin" dedirtiyor.(HAŞİYE-2)

_______________

HAŞİYE-1: Evet, münacat-ı Ahmediye (asm) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salavatları onun duasına bir âmin-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir. Hatta ona getirilen her bir salavat dahi, onun duasına birer âmindir ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namazın içinde ona salât ve selâm getirmek (*) ve kametten sonra Şafiîlerin ona dua etmesi,(**) onun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmindir. İşte bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına Zât-ı Ahmediye (asm) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında “âmin” diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karin olmasın?
(*) Bkz. Buharî, 33:10, Enbiya: 10, Daavat; 31, 32; Müslim, Salât: 65-69; Ebu Davud, Salât: 179.
(**) Bkz. Nevevî, Minhacü’t-Talibîn, s. 9.

HAŞİYE-2: Evet, şu âlemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufatı bilmüşahede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu halde, hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf, kendi masnuatı içinde en mümtaz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılâı bulunmasın.

Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtazın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılâı bulunduğu halde ona karşı lâkayd kalsın, ehemmiyet vermesin.

Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm, onun dualarına lâkayd kalmadığı halde, o duaları kabul etmesin.

Evet, zât-ı Ahmediye'nin (asm) nuruyla âlemin şekli değişti, insan ve bütün kâinatın mahiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziya ile inkişaf etti ve göründü ki, şu kâinatın mevcudatı; esma-i İlâhiyeyi okutan birer mektubat-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekaya mazhar kıymettar ve manidar birer mevcuddurlar. Eğer o nur olmasa idi, mevcudat fenâ-i mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, manasız, faydasız, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evham içinde kalırdı.

İşte şu sırdandır ki, insanlar zât-ı Ahmediye'nin (asm) duasına “âmin” dedikleri gibi, arş ve ferş ve serâdan Süreyya’ya kadar bütün mevcudat onun nuruyla iftihar edip, alâkadarlık gösteriyorlar. Zaten ubudiyet-i Ahmediyenin (asm) ruhu, duadır. Belki kâinatın harekâtı ve hidematı, bir nevi duadır. Meselâ, bir çekirdeğin hareketi, Hâlık’ından, bir ağaç olmasına bir nevi duadır.