• hem (1) اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ demekle, istikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden, nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidayeti istemek;
• hem şimdi yatmış nebatat, hayvanat gibi gizlenmiş güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelal'in kibriyasını düşünüp, اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip rükûa varmak;
• hem bütün mahlukatın secde-i kübrasını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkat gibi her senede, her asırdaki envâ-ı mevcudat, hattâ arz, hattâ dünya birer muntazam ordu, belki birer mutî nefer gibi vazife-i ubudiyet-i dünyeviyesinden emr-i (2) كُنْ فَيَكُونُ ile terhis edildiği zaman, yani âlem-i gayba gönderildiği vakit, nihayet intizam ile zevalde gurub seccadesinde, اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip secde ettikleri; hem emr-i كُنْ فَيَكُونُ ’den gelen bir sayha-i ihya ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi, şu insancık onlara iktidaen o Rahman-ı Zülkemâl'in, o Rahîm-i Zülcemâl'in bârgâh-ı huzurunda hayretâlûd bir muhabbet, bekaâlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip sücuda gitmek, yani bir nevi mi'raca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münasip bir vazife, bir hizmet, bir ubudiyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladın.
Demek, şu beş vakit, her biri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesime-i Rabbaniyenin emârâtı ve in’âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir.
(3) سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِيَّةِ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَتَرْجُمَانًا لِاٰيَاتِ كِتَابِ كَٓائِنَاتِكَ وَمِرْاٰتًا بِعُبُودِيَّتِه۪ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَعَلٰٓى اٰلِهِ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ (4)
_______________
1. Bizi doğru yola ilet. (Fatiha Suresi: 6.)
2. “Ol!” der, oluverir. (Yasin Suresi: 82.)
3. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32.)
4. Allah’ım, Seni nasıl tanımaları, Sana nasıl kullukta bulunmaları gerektiğini öğretmek için kullarına muallim, isimlerinin hazinelerini tanıtıcı, kâinat kitabının ayetlerinin tercümanı, kulluğuyla rububiyet güzelliğinin aynası olarak gönderdiğin zata, onun bütün âl ve ashabına salât ve selâm eyle. Bize ve erkek, kadın bütün mü’minlere merhamet eyle. Âmin. Bunu rahmetinle yap, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!