“Bir tılsım.”
“Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım. Hâ, şu ellerindeki nedir?”
“Bir ilâç.”
“At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır. Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?”
“Bir bilet. Bir tayinat senedi.”
“Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım” der, her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o bîçare, ona biraz meyleder.
Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım.
Birden sağ cihetinden, ra'd gibi bir ses gelir. Der:
"Sakın aldanma! Ve o dessasa de ki: ‘Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları defedip, peşimdeki yolculuğu men edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: ‘Gel keyfedelim.’ Yoksa sus, hey sersem! Tâ Hızır gibi bu zât-ı semavî dediğini desin."
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim!
Bil:
O bîçare asker ise, sensin ve insandır.
Ve o aslan ise, eceldir.
Ve o darağacı ise, ölüm ve zeval ve firaktır ki; gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur.
Ve o iki yara ise; birisi, müz'ic ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir.
Ve o nefiy ve yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.
Ve o iki tılsım ise, Cenab-ı Hakk'a iman ve âhirete imandır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü'mini, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana, huzur-u Rahman'a götüren bir musahhar at ve Burak suretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.